Cumartesi, Mart 30, 2013

Uyarı

Dünyamı Terk Et!
Yoksa, seni ışığımla
vurucam.

sessizbulut
"öykünün devamı, Xia, ilk uyarı bölümünden" 

Giz Kalktı

benimle mücadele edemezsin.
çünkü ben bu dünyaya,
senin karanlığını
varlığımla yenmek için geldim.

sessizbulut
XİA öyküsünden - Giz Kalktı, Karanlıkla Aydınlık Buluşması - İlk Konuşma 1976 ile 78 arasında yazılmaya başlandı. 1987'den itibaren kağıda döküldü. cümleler değişmeden. 

korkma

ne zaman ileri baksan,
karşına bir karanlık çıkar.

korkma,


biz seni,

aydınlık kadar
karanlığın güçleri ile de
donattık.

onlar gibi ol diye değil,

onların güçlerini 
oyunlarını bil 
ve mücadele et diye.

gece karanlıkta

yürürken ileri
bakmaktan 
korkma

biz senin gözerine

özel bir güç verdik.

bakılmayana bak,
görülmeyeni gör istedik.
biz senin içine cesaret koyduk
zor yollardan kolayca geçsin dedik.


gözlerindeki güce inan.
içindeki bilgiye güven
ve korkma.

biz seni 
en kötü mücadelelere 
hazırladık.

savaş çıkmadan

savaşmayı
aydınlığın bilgisini
içinde bileceksin.
sana verdiğimiz sırrı,
yıllarca içinde gizleyeceksin.

sen bu dünyaya 

daha önce de
defalarca geldin.
her gelişinde
amacını unuttun ve yenildin

bu kez 

içindeki aydınlıkla
karanlığı yeneceksin.

korkma 


sana verilen

görevi ve varlık nedenini 
unutma!

"eskiden dünya bizimdi,

sonra karanlık geldi,
kötülük dünyayı istila etti"

karanlık, güçlüdür.

amacına sadıktır.
vazgeçmez ve acımaz insanoğluna.
sen de onunla mücadeleden vazgeçmeyeceksin.
ve sen, dünyaya yeniden aydınlığı getirmek için
karanlığı yeneceksin.

kendini yalnız 

ve güçsüz hissettiğinde,
başını kaldır 
ve yıldızına bak.

o senin geldiğin gezegendir.

orası senin evin.
yıldızına her baktığında
sana anlattıklarımızı
ve içindeki aydınlık gücü
hissedeceksin.

ve korkma. 


karanlık sadece

ışığın düşmediği yerde
gözü kör eden
aldatıcı bir şeydir.

gerçek aydınlıktır.

aydınlık seninle,
korkma.


sessizbulut
"İlk öyküden bir parça - 1976 ile 78 arası" ilk kez yazıldı







deniyorum

kadınların en büyük derdi, art niyetli, kötü ve hasta, zihni gelişmemiş erkekler.
ailenle yaşasan, başını güneşe çıkmasan, yine de bir yolunu bulur, rahatsızlık verirler.  
hasta bir adamdan kurtulman zor! 

kadınları, bir adamın hastalığından, pisliğinden, terbiyesizliğinden koruyan hiç bir önlem yok.

bu durumda, iyi kalmak, sakin olmaya çalışmak, çok zor.


deniyorum.


sessizbulut..

pislik

pislik...

bulaşıcıdır.
onu görmeniz bile gerekmez.

yolda yürürken,
aniden
üzerinize sıçrar
her şeyi berbat eder.

pislikten,
kurtulmanın tek yolu-
dur, sert müdahale.

sessizbulut
30 Mart 2013

Yıllardır beni takip eden, orta 1'de aynı sınıfta olduğumuzu iddia eden, ama hiç anımsamadığım, birkaç yılda bir telefonla, mektupla, ortalığa atılan uydurma hikayeli toplu emaillerle peşime takılıp beni sürekli rahatsız eden, şimdi sosyal medyada karşıma çıkıp saçma sapan konuşan, hayatım boyunca hiç karşılaşmadığım halde, yüzünü bile tanımadığım, kendini tanımadığım bilmediğim halde beni tanıyıp bildiğini iddia eden" bu hasta  insanla ilgili, bugün yeniden peşime düştüğü için yazılmıştır.  twttr adı zzn gibi bir şey. bugün bana yine saldırdı sözlerle...

bir gün, hayatımda hiç görmediğim ve tanımadığım (görmediğim için kendimi varlığından da koruyamam) bu hasta insan tarafından saldırıya uğrarsam, umarım kanıt olur.


iyi

ben iyiyim demedim.
kötü de olabilirim.


sadece benim değil,
iyilik herkesin ödevi
diyebilirim!

sessizbulut.
30 Mart 2013



Cuma, Mart 29, 2013

...



This is the life!
Amy Macdonald

ve sonra

iyi insanlar var.

öğrendim

vatanın
dostun 
yalanın
gerçeğin
keşfetmenin
özgürlüğün
barışın
sevginin

olduğunu...

, mezar
düşman
, doğru
korku
, yasak
, hile
kurmaca
aşağılanmak,


çok cahildim,

bilmiyordum.
öğrendim.


sessizbulut
29 Mart 2013

şeytan

birkaç kez,
karşılaştım
hayatımda 
şeytanla.

aynı tiksintiyi
yaşadım
her bakışta.

canavar gibi değil
öyle şeytan. 
cazibesi daima tam,
fit ve güzel
insan formunda.

kolay değil,
Tanrı'nın dünyasında
insanlara kötülüğü
paketleyip satmak.

iyi yalan söylemeli,
tutkuyla etkilemelı 
hep şeytan.
yoksa kandıramaz 
ya?

yine de saf bir kalpten 
kaçamaz. 
gözleri, gülerken bile 
nefretle bakar..

bir kadına tecavüz ederken bir adam,
küçük bir çocuğa işkence ederken bir psikopat,
halkından çalarken bir lider, 
iki sevgiliyi ayırırken bir yalan,
oradadır, gururla durur yanı başlarında 
gaz verir, üzülmez, 
özür dilemez, 
vicdan azabı da 
duymaz şeytan. 

insan neden mi
kanar?

kötülükten, 
körlükten,
yalandan...


içinde yaşatır 
kendine tapan.

beslenir 
şeytan.




sessizbulut

29 Mart 2013

ölüm

ben seni hiç öldürmedim.
hiç denemedim.
hiç satmadım,
oynamadım
hiç gururunla.

boğazına bir bıçak dayamadım
incitmedim nefret 
sıfatlarımla...

nasıl istersen 
sen, öyle yap..

tuzun kuru,
hafızan kıt,
vicdanın zayıf,
kendine tapan
yüksek mi yüksek
egonla.

ben seni hiç öldürmedim
hiç denemedim.

nasıl istersen 
sen, öyle yap.

yapıyorsun da.

ama o senin karnın...
ve o senin karnında.

sessizbulut
29 Mart 2013


güzellik

sadece
"iyi niyette" 
barınır,
güzellik.

kötü niyette
solar. 

sessizbulut
29 Mart 2013

sınır

kötülükten kimse korkmuyor. insanlar, iyilikten çekiniyor. 

doğruluk artık önemsenmiyor. kimin yapışığısın, kimin aklını çeldin, kim seni ve kötülüğünü koruyor o önemli 

bir zamanlar sadece doğruluk ve iyilik korunurdu. herkese karşı eşit mesafeden.

bir sınır vardı, öğretilmeye çalışılan. başkasının hakları, sevgi, saygı ve özgürlükler ile ilgili...

nerede durman gerektiğini bilmekle ilgili...

seçimlerle ilgili...

oysa, şimdi, sanki herkes "vermeden" sadece kendine almakla, gerçeği uyduruk hikayeleriyle değiştirmekle ilgili. 

işte buna, "bozulma" deniyor.

ya da "bozulMA!" deniyor.

ben bozulamıyorum. bozuluyorum.

sessizbulut

Çarşamba, Mart 27, 2013

27 Mart 2013

Dünya Tiyatro Günü Kutlu Olsun. 


inanmak ve aşk


inanç, kaybedebileceğin bir şey değil. 
aşk gibi, tüm vazgeçişlerine rağmen 
içinde kendiliğinde kalandır.

evrim
sessizbulut
27 Mart 2013

Savaş ve Barış

altımızdaki toprak, çimenler, böcekler, milliyet kavgalarından habersiz. üstelerinde kendi uyduruk kavgalarımızla dünyalarını mahvediyoruz.

Korku ile gelen, kaybetme korkusu ile elimizde tutmaya çalıştığımız  hiçbir şey bize huzur getirmez.

kendiliğinden olmalı, zamanını bulmalı, hak etmeliyiz, sukunet, barış, emek, sevgi ve beklentisizlik ile...


kim olduğumu tüm tarih kitaplarından silseler, bilmemi engelleyemezler. 


yarına kalan benlik değil, arkanda bıraktığın izdir. tortu, kan, pas ya da sevgi... sen karar ver.


evrim
sessizbulut


Salı, Mart 19, 2013

Perşembe, Mart 14, 2013



kaplar

kapları değiştirdim.

e. 
sszblt.

...

ısrarlı bir "düşüncesizlikle" kırılırsam, kırabilirim.

e.
sszblt

Çarşamba, Mart 13, 2013

Pazartesi, Mart 11, 2013

ve

iki kalbin aynı anda durduğunu gördüm.

yanımda ölümü, 
cümle içinde bile 
"kullanma!"


e.
sszblt.
12.Mart.2013.

Formülü

"zaman nasıl sıfırlanır?!" diye sorana:



işte, böyle. 


biri ölür. 

zaman durur.
gölgeler konuşur,
ve ardından sade 
gölgeler yürür.


e.

sszblt

Perşembe, Mart 07, 2013

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

kadın sorunu, bir erkek bakış açısı ve davranış bozukluğudur.
ailecek tedavi edilmezse, sonu kötü ve bulaşıcı olur.

Çarşamba, Mart 06, 2013

hafif

hafif olsun
istedim kelimelerim

yola çıkmadan
bırakmayı, en kıymetlileri

-ki senin için zengin durmak her şeydir-

bilir misin?

e. 
sszblt.

sus kapısı 2

san(ı)rım, 
ağzımdan bir örümcek 
girdi, bedenime.

neden böcek?
onun için neden böcek?

sorarak öleceğim.

hangisi beter, söylenmemişler, 
yanıtı bilinmemişler,
yanıt verilmemişler?

Çarpınca imkansıza
bedensiz, ruhsuz,
sus, kapı-da
dondum. 

hepsine iyi davranırım.
beyaz olan hariç,
çok yaklaşınca üzer,
geceleri burnuma iner.

eski gelenek, 
yıkarsan, yapamazsın.
eski korku. 
eski bilinmezlik, eski inancı doğurdu.

zorlardım, iterdim, 
yakalardım, öğrenirdim
gerçeği eni sonu

yanıt için değil, 
soru için sus-tum.

idrak, hep 
imkansızken gelir
kaldırmak, bilirsin,

kapı, sus değil
bir dur'du.

yoktu başka yolu,

anlamak için
sustum.

e.
sszblt.

sus kapısı - 1

susma zamanlarının
hepsi kirli çamaşır sepetinde


dağınık bırakmak
yumuşatıcılı zaman ile,
renklilerle iyidir.

sıcak can yakıcı ise

belki biraz soğuk
dene...

erimesin sihri 
aklınla gördüklerinin

gözlerim ve kulaklarım mı demiştin?
sana yapışmış
her biri,
açık arazide
güvenemezsin.

bilmek mi?
içini, dışını üretmeyip
sadece izlediğine?

ay kendini güneş bilse,
buz, güneşi ısıttım dese,
mum kibriti yakıverse,

dursan, düşüncen,
cümle hücrenle

inana-bilir misin?


e.
sszblt

Salı, Mart 05, 2013

inanma

gözlerine dalmamış 
birinin sözlerine
inanma.

e
sszblt.

başka türlü

eksik değilim 
hayat verebiliyorum 
ölerek.

e.

sszblt


kirli

incitmek isterse 
duygularınla oynar.

e,
sessizbulut

Cuma, Mart 01, 2013

Asma Köprü

Mübadele Aracı Para Değil, Eşitlik Anlayışı ve Çözüm Olan Yaşamsal Sistem Rüyası

"Asma Köprü" Sanırım dünya için en doğru çözüm mantığı bu. Bir soruna, bir çözüm bul. Herkes onu kullansın. temel yaşamsal gereksinimlere odaklanan bir çözüm üretmek iş olsun.

Benim çocuğum yok. Olmasını derler ya bazen hiç bazen her şeyden çok istiyorum. 17 yaşımda 100 çocukla tanıştım. Haftada 5 bazen 6 gün, günde 4 saat onlarla birlikteydim cimnastik antrenörü iken, lise 2’de. 3 yıl onlarlaydım.

Sanırım o çocuklar bana bir şey yaptı. Beni sorumlu kıldılar, kendilerini sevdirdiler, hayran bıraktılar. O günden sonra, hayatın benden sonrasına kalanını da önemsemeye ve onları dert etmeye başladım. Nasıl yaşayacaklar, nasıl bir dünyada, ne halde olacaklar?

Böyle şeyler düşünmeniz ve kendinizi sorumlu hissetmeniz için anne baba olmanız gerekmiyor. Her çocuksuz kadın/erkek, çocuk düşmanı ya da bencil değildir. Ankara’da kazadan 5 ay sonra 2008 Şubat sonunda bir kalp damar cerrahı “hamile kalma ve çocuk sahibi olma” çünkü hayati riskin var, dediğinde ilk kez amaçsız ve ıssız kaldım. Hep kendimize ait olanı isteriz. 

Elimde sadece, bu dünya ve düşünceler var, katlanmalıyım derken ikinci seçeneği gördüm. Yaşadığın yeri sevmek, onu iyi bir yer haline getirmek için her koşulda bir sebebin var. Bir sonuç ve beklenti ile motive olman gerekmiyor. Düşünmen yeter. Burada hala sevdiklerim, dostlarım, ailem ve beni hayatta tutanlar var.

Bu yüzden sanırım, saplantı haline getirdiğim hayalimi paylaşabilirim. Bu, belki sizinle ve çocuklarınızla da ilgili kafanızdan geçen gelecek fikirlerine eklenen bir şey olabilir. Ya da okuduğunuz onlarca saçmalıktan biri olarak kalabilir. Bu düşünce biçimi tümüyle delilik de olabilir. Bilmiyorum. Belki önemsenmek istiyorumdur J Bilmiyorum. İnsan kendini hakkında yeterince adil ve doğru olamaz.

Herkesin saplantılı olduğu bir fikir  vardır. Benim hayalim de, yüzyıllardır binlercesinin söylediği milyonlarcasının düşündüğü gibi adalet, sevgi ve barışa dayalı bir dünyada yaşamak. Bilmiyorum kelimeleri yerinde kullanıyor muyum? İnsan doğasına rağmen huzur sağlayacak sürekli bir sistemin kurulduğunu görmek istiyorum. En azından düşünce düzeyinde, yani birilerinin artık bunun olası olduğunu anlamasını istiyorum.

Düşünürler, ekonomistler herkes binlerce yıldır birçok yol önermiş. Pek çoğu birbirinden esinlenmiş, sonuç olarak her şey bakış açısını tarafsız geliştirmeye çalışan ve eldeki mevcut bilgiye yenilik ekleyen bireysel görüşü geliştirmekten geçiyor gibi. Haklılar.

Tek tehlikesi, inançlarımız gibi çözümlerimiz de, bulunduğumuz coğrafya, köklerimiz, bilgi rafımızdaki konserve bilgiler, öğrendiklerimiz kadar! Sanırım o eşiği aşma zamanı çoktan geldi. Öyle bir “başka türlüsünü kavrayabilme ve düşünebilme anlayışı” bizim için çok zor. Bilmediğimizi, bilemiyoruz. Kendimizi aşmayı ve yenilemeyi de belki bu yüzden beceremiyoruz. Kendimde bunu sık sık görüyorum. Oysa insanın aşacağı ilk engel kendidir, derler.

Din, grup, yönetim sistemleri bu yüzden tehlikeli. İçinde büyüdükleri koşulların kısıtlılığı ve sınırlayıcı etkileri yüzünden bireyin düşünce sistemini “yasaklar, izinler, yönlendirmelerle” kısıtlıyorlar.

6 yaşındaki yeğenimin annesi (kardeşim) Amerika’da yaşayan bir Türk ve Müslüman. Babası, Fransız Hristiyan. Babasının ailesi Katolik. 2 yıl önce 4 yaşında Türkiye’ye geldiğinde bana ellerini kocaman açıp “Tüm bunlar nerden geldi?”  diye sordu. Ona ne diyeceğimi bilemedim.  Kendimce görüşlerim vardı. Ona hangisini anlatacağım neyi cımbızlayıp, neyi seçeceğimi ve onu neye “yönlendirmem” ve yönlendirmemem gerektiğini bilemedim. O kadar çok/farklı şeyin arasındaydı ki? Dünyanın büyüklerinin, fikir adamlarının, bilgelerinin düşünüp ortak ve tek dille çare bulamadığı bir soruna 4 yaşındaki bir zihnin anlayış geliştirmesini bekleyemezdim.

Tek bir kişi olarak, tek bir ülkede, tek bir tarihle büyümek kolaydır. İlk sunulanı alırsınız. Sonra büyürken karşınıza alternatifler ve karşıt görüşler çıkar ama bir çoğunluğun içindeyseniz, yine işiniz kolaydır. Ben şaman olma hali dışında (insanlar bana bunu söylediğimde deli gözü ile baktığından ya da benden korktuğundan!) azınlık olmayı hiç yaşamadım bilmiyorum.  Belki sol görüşlü olmaya yakın olmak ve sonradan liberal görüşe yaklaşmak ve sonra hepsinden kopma noktasına gelmek de insanı azınlık içine atar.

Sonunda onu sınırlamak istemediğimden yeğenimin omuzlarına zor olanı yükledim: “Sence?”

“Bence bunlar tek başına olamaz” dedi. Konuyu, Tanrı mevcudiyeti ya da yokluğuna getirmiyorum. Konuyu şuraya çekmek istiyorum, başka bir coğrafyadaki kök devamıma, benim gerçek sandığımı ve inancımı anlatmak, belletmek ve o yolda yürümesini sağlamak, onu manipüle etmek bu kadar mı önemli? Benimkinden başka bir inanca sahip olamaz mı? Benden başka bir şey düşünemez mi? Düşünülmezsem ve artık benim bildiğim kabuller bu dünyadan silinirse yok olmuş mu olurum? Belki popüler olmaz ancak “bilgi”nin yok olacağına inanmıyorum.

Oysa, biz dünyalılar kendi kabulümüzün tek doğru olduğuna inanıyor ve her şeyi onun için feda ediyor, siliyoruz. Bunu için savaşlar çıkıyor? İnsanlar tutuklanıyor? Hapislerde çürüyor? Birbirlerine nefret duyuyorlar? 

İnanç sistemlerinden, inandığımız sistemlerden, içinde olduklarımızdan vazgeçmek bu kadar mı zor ya da birilerinin bizimle aynı noktada olmadığını görmek bu kadar mı hayati? Bu bize nasıl bir tehlikeyi ve hakareti küfrü ifade ediyor? Düşünüyorum.

Atay ya da Ayla, dünyanın bir başka yerinde başka bir sistemde doğmuş 2 çocuk olarak bambaşka bir doğruda yaşayabilirler ve yalvarıyorum, hayatlarındaki hiçbir adımı, kendilerinden öncekilerin yasalarına göre atmasınlar. Düşünsünler ve kendi doğrularını bulsunlar.

Hatta bazen şu metrobüsteki saldırgan gibilerinin kısıtlanmaktan başka nasıl dönüştürülebileceğini merak ettiğimde, hemen kendimi birilerini yargılar (her şeye rağmen) eylemlerini ve düşüncelerini manipüle eder bir zihin konumunda bulduğum da oluyor ve utanıyorum. Soru aynı, “Kime göre ne?”

Biliyorum evrensel genel kurallar: Öldürmek, şiddet yok, yaşam hakkına ve ifade özgürlüğüne saygı var. Aşağılama yok.

Peki manipülasyon?

Peki kendini üst sınıf gören zümreler?

Peki paranın eli?

Peki yarın sabah kalktığında cebinde hiç paran yoksa, susuz ve ekmeksiz kalmak?

O zaman Özhan'ın cümlesine geliyoruz, kendini, kendi hayatını, kendi fikirlerini, inançlarını başkalarından üstün görme hastalığına tutulmuş bir dünyada varlığımızı sürdürüyoruz.

Kimse kahraman değil, ben de evimde oturmuş yazıyorum ve kimseyi suçlamıyorum. Sadece birlikte düşünmek istiyorum. Birlikte içilen bir kahve ve birlikte gidilen bir konser gibi…

Benim çocuğum yok. Neslim benimle ölecek, bereket bir kardeşim ve onun çocukları var. Sizin var. Varlığınızın daha iyi bir yerde sürmesini istemez misiniz? Her gün 2 dakikanızı, yok, haftada 1 gün 2 dakikanızı bu düşünceyi büyüterek geçirmek istemez misiniz? En azından, çocukların zihninde. Bilmiyorum, yanlış bir yoldan mı gidiyorum, öğretmenin hatta düşünce paylaşımının dahi her türlüsü uzun süredir bana yanlış geliyorken.

Dünyayı para mübadelesi, fikir ve güç baskısı yönetiyor, yönlendiriyor.

Demokrasi denen, çoğunluk hareketine zorla uyduran güç gerçekten büyük bir kılıç.

Hocamın söylediği gibi, bazen düşüncesiz bir boşluk her şeyi çözecek gibi. Üzerine hiç düşünmediğinizde çok anlamlı.

Yıllardır insanlar aynı hayalin peşinden gidiyor görünüyor: çiçek çocukları, çevreciler, aktivistler. Bu kadar yıl boyunca bunca işe yarar zihin sahibinden “çalışan” bir çözüm çıkmaması, doğaya aykırı.

Önerileri kim hangi raflara kaldırıyor bilmiyorum. Ama bir araya gelme ve içlerinden yeni bir şey çıkartma vakitleri çoktan geldi. Lütfen en azından bunu sadece bir düşünün.

Mevcut olan dünyasal sistemlere yapışıp yapışmamanın gerekliliğini, para olmadan kurulabilecek bir yaşam sizce nasıl olurdu? Eminim, şu an hepimiz aynı salonda olsak hepimizden işe yarar ve sürdürülebilir birçok fikir çıkar. Neye su verirsek o büyür, neyi beslersek o büyür. Dünya uzun süredir nefret ve ayrımcılığı besleyip büyütüyor. Ben o ağacın meyvelerinden yemek istemiyorum.

Düşünmek kahramanlık kompleksine sahip olmak ya da öne çıkmak anlamına gelmiyor. Kendimize ait hayatla ilgili fikir yürütüyoruz. Fark ettiniz mi? Sanki dünyanın tüm rejimlerinde bu bile yasak.

Neden? Çünkü en basit anlatımı ile sistemler, günümüzdeki kullanımı ile bazı alanlara ve bir grup insana “düşüncelerine etki ederek ve onları inandırarak” hükmetmek ve onlardan çıkar sağlamak anlamına geliyor. Şimdi, size buna izin vermeyin desem, beyniniz bilgi rafınızdan hemen “buna izin vermeyin!” söylemi ile kurulan sömürücü alternatif sistemleri ve bunları söyleyenleri listeleyebilir.

Benim kendime sorduğum tek soru var: “Sence?” Sizinle de bunu paylaşmak isterim. Sizce dünyada olup bitenler  “Böyle mi olmalı?!” “Bunun başka yolu yok mu!?”

En kaba söylemiyle; “Biz buna mecbur muyuz?”
 
Biz sıradan insanlarız (en güzel insanlık hali budur). Hiç birimiz kahramanlığa soyunmayacağız. Eğer yasak değilse, sadece düşünüyoruz.

Düşünürken hep aynı yere geliyorum, dünyadaki ilişkilere bir DEĞER biçilmeye başlandığından beri,  kirletiliyoruz.

Bir köylü, tarlasındaki buğdaya karşılık, yan köyden birinden keçi sütü alabilirdi eskiden, ikisi arasında sakince anlaştığında, eğer öteki köylü “Hayır, benim buğdayım var, bana yumurta lazım, tavuğum hasta” derse, bizimkinin fazla yumurtası varsa, onunla değiş tokuş yapardı.

Eğer yumurtası da yoksa, organik (J) ve kirlenmemiş çözümcü zihni, para kazanmaya değil, sadece temel yaşamsal faaliyetlerine yetecek kadar kaynak bulmaya odaklı olduğundan, düşünür, araştırır, gezer, belki 1 gün aç kalır ama sakince başka bir çözüm üretirdi.

Yumurtası olan başka birine giderdi, ona buğday ya da başka bir ihtiyacı varsa onu verir, yumurtayı alır getirip komşusuyla takas eder ve sütü alırdı. Ya da kendine bir keçi alırdı aynı yolla.

Bu sistemde 4 önemli alışkanlık insanların işine yarayabilirdi:
1-    Yaşamak için üretmek zorunluluğu. Böyle bir çabanın içinde zorlanabilirsiniz ancak gerçekler ve fiziksel eylemle bağlantı sizi delirmekten korur.
2-    Değiş tokuşu ve iletişimi dengelemeyi öğrenirsiniz. Çözüm üretme beceriniz gelişir.
3-    Çalmanın anlamı olmaz. Bir yerden sonra kendiniz üretmek zorunda kalırsınız.
4-    Çocuklarınız bu mantıkla yetişir.

Tabii ki, kredi kartları, modern finansal sistemler (bankacılık ve uzantıları), pazarlamanın ve satış felsefesinin tümü çökmeye veya değişmeye mahkumdur. Aracılar ve satıcılar da?! Başka bir varoluşla gelirler.

Artık karşılığı bile olmayan, değer karşılığı ülkelerin hazinelerini aşan ve bu yüzden bütün dünyanın birbirine borçlanmasına neden olan ülkeleri çökerten paraya dayalı sistem çöker. Ama bir cerahat dünyadan kazınmış olur?

Peki biz kredi kartlarımızdan arpa ve ilgili kampanyalar, buğday taneleri, süt ve yumurta kendiliğinden çıkmayacağına, markalar dünyasına ve kampanyalara benliğimizin birer parçası gibi alıştığımıza göre, onlar ile ne yapacağız? Yani onlarsız ya da onların küçük köylerde, kasabalarda, sınırlı bir çevrede kaldığı sınırlı dünyada, sıkılmayacak mıyız?

Bilmiyorum. “Müslüm Gürses’i duyuyorum “Her şeyin bir bedeli vaaar!”

Somutu kral eder ve gerçeklerle yaşama kararı alırsanız, bazı hayalleriniz ve soyut düşünceleriniz silinebilir. Ya da tam tersi güçlenir. Seçimlerinizle yaşarsınız. Bir seçim yapmak belki hiç seçmemekten iyidir. Ya da bir seçim yapmak kaybetmek, hata yapmak anlamına da gelebilir. Alternatifi, daha iyi bir alternatifi düşünmek isterim.

İnsanlar, kanlarını emen derebeylik, aşiret gibi sistemlere yenik düşmeden önce, klanlar halindeyken, belki de sandığımız kadar berbat bir yaşamları yoktur. Bazen bir dağ köyüne çıkıp hayatımın sonuna kadar orada kalmak istiyorum. Sonra bir astım krizi geliyor ve ilaçlarıma sarılıyorum. Bazı krizler tamamen psikolojik. Bazen bunları, sadece doğru düşünce eğilimleri ile aşabileceğime cidden inanıyorum. Tahmin bile edemeyeceğiniz kadar çok astım krizini meditasyon oturuşunda hiçbir şey yapmadan sadece öylece durarak atlattım.

Dünyada böyle kendiliğinden ve yaşamsal çözümlerden başka bir akla hizmet etmeyen bir sistem içinde yaşamak cidden o kadar mı zor? Ve şu anda içinde bulunduğumuz hiçbir sistemin gerçekte bu temel ihtiyaçla ilgilenmediğinin farkında mısınız?

Adam Smith üzülmesin ama, parayı günlük hayatta devreden çıkaracak bir sistem oturtmadan öteki şeyleri yapmak çok zor. Hiçbir zaman adalet istememiş bir adamın bir uçağa sahip olmayı deli gibi istemiş olması bana çok kişisel, çok dürtüsel, çok delice ve çok garip geliyor. Neden şeylere bu kadar bağımlıyız? Henüz o kadar çoğunu kaybetmediğimiz ve kendimizi bulmadığımız için mi?

O şeyleri çoğaltınca bize bir şey mi oluyor? Daha iyi bir paketlenme dışında? Evet daha iyi sağlık, eğitim, eğlence, sevgililer, ulaşım, iletişim (belki), kendini sakinleştirme ve kandırma gibi olanaklara sahip oluyor olabiliriz. Peki bize bir şey oluyor mu gerçekten olduğumuzdan bizi farklı kılan daha güzel bir şey?

Sanmıyorum. Daha iyi bir mezar, belki. Mermer kaplama. Topraktaki kurtlar, her seviyede, herkes için aynı, değişmiyor.

O halde ben mübadele aracımı değiştirmeye hazırım. Bana para sadece bu dünyada gerekiyor. En yakın arkadaşlarımla ilişkilerimde bile… Aç kalmamak, adam yerine konmak için de.

Ama para bana bir köyde ”kendime ait” bir minicik alanda ve bir barınakta, eğer kendi yiyeceklerimi üretebilirsem, sadece bana yetecek kadar, o kadar da gerekmiyor.

“kendime ait” sanırım bu Atatürk ve arkadaşlarının, toprak devrimini açıklar.

Bir ülke kendi topraklarını, hazinesine gelir elde etmek için dışarı satmaktan başka çözümler de bulabilmeli. Sözgelimi sanayi reformunun bizi çelikle titanyumla hatta bor ile doyuramayacağı günler için (bu da eski bir Kızılderili liderinin para ile ilgili sözlerinden aklıma düşenlerdir) bize toprak ve tarım gerek.

Bize kurutulmamış ve nükleer reaksiyon zinciri, biyolojik bomba veya kimyasal zehirlerle kirletilmemiş, üzerine beton inşa edilmemiş tarım alanları ve su kaynakları lazım.

Bu bizi her zaman korur. Ve bu alanlarda, insanların para değil, vatandaşlık hakları karşılığı, eşit olarak toprak sahipliğine kavuşturulması gerekiyor. Bir aile, minicik bir bahçede pek çok şey ekip biçebilir. Küçük bir kümeste tavuk bakabilir. Minik bir kapalı alanda keçi, koyun, inek yetiştirebilir. Bizim burada eşek bakan komşularımız var.

Bir çiftlik sahibi olmanız gerekmiyor.

Ancak burjuvazinin, ardından sanayileşme devrimin getirdiği rüzgarların da katkılarıyla bize derinlemesine fantastik iğnelerle tutundurduğu kentlilik anlayışında, komşunuzun, bahçesinde inek beslemesini aşağılar, sabahları horoz sesi ile uyanmak istemezsiniz.

Kaçınız son zamanlarda İstanbul’da horoz sesi duydu? Herhalde bu çoğunuzu rahatsız eder, fazla kırsala özgü, fazla köylü fazla avam gelir. Ama yediğiniz yumurtaların fiyatından veya hormon seviyesinden şikayet etmişsinizdir.

Belki de biraz toprak seviyesine inmeliyiz.

Ne yani, parayı hayatımızdan çıkartınca, her şey düzelecek mi? Para gökten zembille inmedi. Bir insan anlayışını temsil eden bir simge sadece. İnsanlar bir davranış ve yaklaşımlarına bir isim ürettiler. Ellerindekini paylaşamama hastalığı. Ellerindekini baskı aracı haline getirip, birileri üzerinde yetki ve yaptırım gücüne sahip olmayı denediler. Sonra bu köleliğin bir sembolü ve adı oldu, para.

Parayı sistemden çıkartmanın, bu anlayışı beyinlerimizden silmedikçe bir anlamı olacağını sanmayanlardanım.

Leka diye uyduruk bir şey çıkarıp onu paranın yerine koyacaksak, kredi kartı gibi ne farkı var?

Bakış açımız ve düşünce sistemimiz üzerinde çalışmalıyız.

Peki diyelim ki başardık, para ile elde ettiğimiz tüm o gerekli hizmetlere ve güzelliklere ne olacak?

Sağlık, eğitim? Başka şeylerin alışverişi?

Öncelikle dağa yolculuk için çıkan yolcunun sırt çantasını hatırlamanızı isterim. Öyle bir durumda kalsaydınız çantanıza ne alırdınız? (Buscaglia). Sadece sizi hayatta tutacak temel şeyleri değil mi? Sistem bu kadar basit olmalı: yemek, ısınmak, yön bulmak, sağlıklı kalmak, basit bir şekilde eğlenmek.

Diğer şeyleri paylaşacak yollar her zaman kendiliğinden var oldu ve olacaktır. İnsanın kendini tatmin etmek için geliştireceği şeylerin önünü kimse kesemez.

Lazer ışıkları olmadan da yaşayabiliyorum. (Yaşayamayan, lazeri de ışığı da bir şekilde var eder)

Lakin, bir sonraki nükleer savaşta hayatta kalamam.

Cep telefonları tamam çok yararlı. Özellikle kıtalar ve kentler arası ama tıpkı sağlık, eğitim hizmetleri gibi belli seviyedeki hizmetleri de iletişimi de ücretsiz sağlamanın bir yolunu bulabiliriz. Cep telefonu ve tüm elektronik cihazların ürettiği negatif enerjiye çare bulmak sanırım daha önemi. Özellikle dünya bu kadar teknolojik atık barındırıyorken.

Önce herkesin kendi düşünce sistemini ve vicdan denen iç kurgusunu pisliklerden arındırması gerekiyor.

Çıplak ayaklılar köyü projesi vardı Hindistan'da kendi kendine yeten köylülerin geldiği nokta ilham vericiydi. İnsanlar, yiyecek kaynaklarını kendilerine yetecek kadar üretebilirlerse, dışarıya bağımlı olmaktan kurtulurlar demek ile yapmak arasındaki farkı görebildim. Önyargılar değişti.

Neden bunları çok iyi bildiğimiz halde bununla yaşamayı seçmiyoruz? Paranın sahip olduğu ruh hali, "Yüzüklerin efendisi" konumunun getirdiği uçucu his ve ilgili hayat fantezileri mi? Yoksa kendine yetmenin sorumluluk, çaba ve sürekli bir eylem gerektiren durum olduğu gerçeği mi?

Bu bahar evin önündeki alana bir şeyler ekeceğim insanlar bunu yıllardır yapıyor. Annem çocukluğumuzdan beri bulduğu alanları defalarca böyle değerlendirdi. Küçük bir arazide, küçük bir evde, köylüler gibi yaşayabilirim. Kendi domatesimi, maydanozumu, soğanımı ve temel besin maddelerimi, keçimi, tavuğumu belki ineğimi besler, büyütürsem, doyabilirim.

Ama önce temiz tohum bulmak gerek?! Yapay olandan, yerine doğal olanı koyarak kurtulabilirsiniz. Bu çok zor değil. Bir gülüş ile başlayabilirim. Bir kızgınlık anıyla da öyle. Bir ifademi açıklarken. Ve bir bitki yetiştireceksem… temiz tohum bulabilirim. Arar ve bulurum. Bu, şarkıcı ya da yıldız olmaya çalışmaktan çok daha etkileyici bir yolculuk olabilir birden bire? Gerçeğin etkileyici bir güzelliği vardır. Çizgili ve biraz yıpranmış da olsa hiç makyajsız bir yüzü güzel bulmadınız mı?


Diyelim ki, topraklar dağıtıldı (henüz deprem ile ilgili reform bile ülkemizde gerektiği gibi uygulanmıyor, sözgelimi Avcılar depremde en büyük zararı gören yer olduğu halde, henüz deprem projesi bu bölgede geçerli değil, biliyor muydunuz?)

Toprağı dağıttık ve herkesin küçük alanları var. Herkes kendi besinine sahip.

Devlet, sağlık sistemini de (vergi almadan, gönüllülük usulü devletin çalışma prensibi olmalı ve buna karşılık çalışanlara alan ve yiyecek erzak sağlanabilir) ücretsiz kuruldu ve eğitim.

Dış dünyayı buna nasıl uyduracağız, onların paraya dayanan ilişkilerini nasıl kuracağız? Şimdilik hiçbir fikrim yok ama ölene dek düşünmeye devam edeceğim. Benim kısıtlı zihnim bulamasa da eminim bir yerlerde başka birileri başka dillerde de olsa, buna bir çözüm arıyordur ve bir gün bulunur.

Onlarla ilişkileri geçici olarak sürdürmek için para sistemini, dış ilişkiler, ticaret gibi alanlarda sürdürebiliriz. Turizm, ticaret alanlarında dışarıya paralı hizmet sağlayabiliriz. Hazinemizi gerçek altın ve gerçek karşılığı ve ek dış kazançlarla tutabiliriz.

Kendi savunma sistemlerimizi ve mantığımızı kendimiz üretebiliriz, doğal kaynaklarımızdan eşit ve ücretsiz ve temiz yararlanabiliriz. Akıllı tüccarlara ihtiyacımız var.

İçte, sosyal adalete dayalı bir sistem kurabiliriz. Bir gün metrobüse birbirimizi itip düşürmeden binebiliriz.

İnsanların dini, milli, ekonomik ve sınıfsal düşüncelerinden bağımsız olarak, sosyal adalet tavrına yakın olmalarının zorunluluğu açık. Karl Marx’tan daha ileri gidemediğimizi hatta onun işaret ettiği noktaya dahi gelemediğimizi iyi biliyorum. Ama bu düşünce için bir kahraman gerekmiyor. Yani birilerinin, başka birilerinin düşüncelerine taptığı ve bunları mübadele ettiği sistemi de terk edip, sadece çözüme odaklı isimsiz kurulmuş çözüm önerilerine ihtiyacımız var. Kim demişse demiş. Doğru söylesin! İşe yarasın.

Sosyal (toplumla ilgili) politik çıkarları barındırmayan (apolitik/alternatif değil politize olmamış) bir yaşamsal sistem kurulması gerekiyor. İnsanlar için ama insan egosuna hizmet etmeyen bir anlayışla.

Sadece köye gidip tohum ekmekle olmaz. O kadar saf bir niyeti, güçlü bir analitik zihin ile birleştirmek zorundayız. 

Biliyor musunuz, bozulmayan elektrik ve manuel araç gereç yapmak mümkün! Sırf pazarlama ve satış (para edinme) kaynaklı nedenlerle elimizdeki ürünler, belli bir günde bozulmak üzere programlanıyor. Bizim gibi. O gün, ölüyoruz. Ya da deliriyoruz. 

Saf niyetimizi, mübadele aracı para ve hırs değil, huzur arayışı, sindirilmiş ve kabul edilmiş bir eşitlik anlayışı olan tek amacı hayatı sürdürmemiz olan bir yaşamsal sistemle değiştirmek zorundayız. 

Biz bir bütünüz. Çılgınca ve romantikleşerek tek olduğumuzu ve kafamıza göre davranacağımızı söylemek intihardan farksız gibi. Uyanmak lazım. Ancak bu bütünün tekli parçalarının bireysel gelişimi bütünün kalitesini belirliyor.

Sistemlere karşı olup Yunanca dedikleri gibi “ANARŞİ” diye haykırmak (düzen karşıtı kaotik bir kendiliğinden düzen savunusu) bilmiyorum cidden işe yarar mı? Aslında burada istediğim şey de anarşiyi bir nebze destekliyor. Devlet sistemine karşı, bireyin yaşamını sürdürmesine hizmet etmek amacıyla kurulabilecek bir hizmet verme ve koruma sistemini savunuyorum. Bir devleti değil. Devletler, uzun süredir bilindiği üzere, sadece statükoya hizmet eder hale geliyorlar. Bir süre sonra her devletin eli baskıcı ve zorlayıcı oluyor. Bu yüzden otomatik ve hizmete yönelik bir sistem / kendiliğinden sistem savunusu mantıklı olabilir. Anarşi anlayışının korkutucu tarafı, otorite olan devletin, tüm negatif yönlerine rağmen hukuk ve yargı gibi temel “denge koruyucuları”nı barındırması, ancak anarşide bunun bu korunmanın mümkün olmayabileceği. 

Gerçekten adalet sayesinde ölmeden korunan kimseyi görmedim gibi. Ya da polis.  Bu yüzden ne dediğimi pek bilmiyorum. Ama kuralsız, devletsiz ve düzen kabullerinden uzak bir insanın varlığının sadece kendi gücüne ve çevresine bağlı olduğu bir yaşam sisteminde “güçlü olan hayatta kalır” gerçeği ve metro kapısındaki kadını düşüren ezen mevcut kalabalık aklıma geliyor.

Güç, baskı aracına dönüştüğünde, baskı aracına dönüşen devletten ne farkı kalır? Anarşinin çözüm olduğuna bu yüzden inanmıyorum.

İçinde şiddet, aşağılama ve zorbalık barındıran, insanı esir eden hiçbir yeni sistem, gerçek bir çözüm olamaz. İnsan zihninin gelişmesi ve aydınlanması lazım. Özgürce, kendi seçimiyle ve kendi başına…

Var olana alışmışız. Başka türlüsünü düşünmemiz zor.

Bir sokağı süpürelim bir sabah. En baştan bir komşu başlasın. Eğer o komşu sokağın kahramanı değilse, tüm sokağın süpürülmesi için her komşunun çıkıp süpürme eylemi ile ilgili bir şey yapması, bir katkı sunması gerek. Bizim dünyamızdaki insanların hayata bakış açısına göre, genelde, komşulardan biri kapısının önüne çıkmaz ya da süpürme eylemine hiç katılmaz.

Mevcut sistemlerimiz; o komşuya seslenmek, zilini çalmak, süpürmesi için zorlamak, lanet etmek, hakaret etmek, boş vermek, işi başkasının üstlenmesi ve o komşuya kaba kuvvet uygulamak gibi ÇÖZÜMLER öneriyor! Ve biz bu vasat zihin anlayışı içinde yaşayıp gidiyoruz.

Eğitim eğitim diye her sistemde bağırılmasının ve bütün "teroirst" (korku üreten alternatif yapılanmalar) sistemlerin temelinde çok sıkı, disiplinli ve beyin yıkamayı da (beyin yıkama konusunu araştırırsanız ağır gerçeklerle karşılaşırsınız kökü 1800'lere uzanan) içeren SAĞLAM EĞİTİM altyapısının olmasının nedeni eğitimin gerçekte beyni geliştiren değil, mevcut düzene hazırlayan ve uyduran bir destek olmasından kaynaklanıyor.

Sistemin basit dayatmalarının geniş ve sorgusuz kabulü. Yeni bir şey düşünmemek becerisini çocuklara kazandırma aracı. Beynin de bir kapasitesi var. Yönlendirilebilir, gereksiz bilgilerle dolar ve işe yaramaz hale gelebilir. Boşalması gerek. Her gün televizyon izleyerek acaba fikir edinebilir miyiz?
Kaçımız bir doğa yürüyüşüne çıktığımızda buluştuğu grupla geçirdiği anları ve sohbet paylaşımını TV programlarına tercih etmez?

Her ülkenin, her anlayışın, her kasabanın, her sokağın kendi inanışı var. Aldıkları eğitim, toplumsal kabuller onların komşularına veya sokağı süpürmek fikrine yaklaşımlarını öncelikli olarak belirler.

Sanırım bu önyargılardan kurtulmalıyız. Onları yok sayamayız ama temel belirleyiciler bizim kendi “yaşam kültürümüz” olsa da, daha büyük bir toplu yaşamın sürdürülebilir ve barışçı olması için, kendi kişisel eğilimlerimizi kendimize saklamamız ve yargılarımızı da kontrol etmemiz gerekiyor.

Bir devlet, bir topluluk, farklı insan gruplarından oluşuyorsa, onlardan sadece birine, bir gruba ait inanç sistemi, düşünce sistemi, milliyet sistemi ile yönetilemez. Türkiye’nin takıldığı ve çaktığı nokta işte budur, ırkçı değiliz derken adımızı bir ırkla özdeşleştiremeyiz, öyleyse çoğulcu eşitlikçi anlayıştan söz edemeyiz, daha önce savunduklarımı biliyorum ama düşündüm ve ilerledim.

Bir devletin sistemi yani sistem kurucu ve koruyucu devlet olmalıysa bazı şeylerin sağlanması için (onu daha büyük beyinler düşünsün) tarafsız olmak zorunda. Her şeyden bağımsız ve tarafsız kalmak zorunda. Şeriatta tarafsız olamaz. Komünizm de, kapitalizm de, Türk ya da Kürt milliyetçiliği de. Herhangi bir milliyetçilik ve alan kaygısı, tarafsız kalamaz.

Tarafsız olmanın, tarafsız ve eşit olmaktan başka bir tanımı ve anlamı yoktur. Sadece bireylere, varlığa ve yaşama hizmet eden tarafsız şeffaf bir yapı. Aklımız varsa bunu buluruz.

Yok çok eski, Çin, ve Avrupa kaynaklı bir politik güç ve yönetim alışkanlığı ile “akıl” “bir şeye inandırmak ve yönetmek politikası olarak tanımlanırsa, onun da yanıtı bugün belli… İnsanlar uyutulabiliyor ama insanlar uyanıyorlar da! O sistemler de çökmeye mahkumdur.

Sanırım birçokları gibi benim fark ettiğim, “kendimize düşüncelerimizden soyutlayabileceğimiz” ya da “kendimizden soyutlayabileceğimiz şeylerin” listesini çıkartmanın önemi! Arkamıza dönüp vazgeçebileceklerimiz ve yanımızda kalması gerekenler listesi.

Bir dağa çıkmak zorunluluğu içindeysek, İstanbul Depreminde, ardından gelen tüm korkunç felaketlerde hızla hareket etmek gerektiğinde yanımıza almamız gerekenlerin listesi.

Hayata bakış açısı belki de böyle hafif, acil durumlara etkin ve acil (denenmiş ve geliştirilmeye devam edilen) çözümler üretmek üzerine olmalı.

Yolcunun sırt çantasına alacakları kadardan oluşan bir hayat yaklaşımı ve yolda olmanın gerekliliklerini iyi bilen bir zihin. Hayatı kabul etmiş ve hazır bir zihin.  

Sanırım, inanç sistemlerinden, yönetim sistemlerinden bağımsız bir (en azından) yaşamsal sistem üretilmeli.

Herkesi savunan, düşünce sistemleri ile ilgilenmeyen, sadece yaşamsal teknik detaylara önem veren sistemler uzun yaşıyor. Yüzlerce yıl önce, bir vadide, bir nehir üzerinde iki yaka arasında geçiş sağlamaktan başka amaç gütmeyen bir asma köprünün, çözüm mantığına dayanmalı hayat.  

O asma köprüyü kullanmak, o köprüden geçmek kimsenin "anlayışına ters gelmez!"

Çünkü asma köprü,  gerçek bir insan aklının gerçek bir gereksinimine ÇÖZÜM olmak için oradadır.

Dünyaya barış, ekmek, sevgi ve adalet getirme olasılığı olan tek sistem budur.

Umarım yaşadığımız süre içinde, birileri o asma köprülerin mantığına dayalı sistemler için yola koyulur.

Paraya dayalı sistem anlayışı kendi içinde başkalaşır veya tümden ortadan kaybolur umarım. Ben işe baharda, kendime 1 metrekarelik bir alanda tohum ekmekle başlayacağım.


Evrim Gürel
Düşünce Baharı
1 Mart 2013